1991 yılında İtalya ile Avusturya arasındaki Tirol Alpleri’nde yürüyüş yapan dağcılar tarafından tesadüfen bulunan ve “Ötzi Buz Adam” olarak adlandırılan 5.300 yıllık mumya, bilim dünyasını bir kez daha şaşkına çevirmeyi başardı. Bugüne kadar yapılan genetik incelemelerde saç dökülmesi yaşadığı, vücudunda onlarca dövme taşıdığı ve kansere yol açabilen bir HPV türüne sahip olduğu saptanan Ötzi, bu kez geleceğin gıda teknolojisine yön verecek bir biyolojik keşifle gündeme oturdu.
Avrupa’nın en prestijli araştırma merkezlerinden olan Eurac Research Mumya Araştırmaları Enstitüsü uzmanları, Ötzi’nin bedeninden ve çevresindeki buzul tabakasından izole edilen antik maya türlerini kullanarak laboratuvar ortamında başarılı bir şekilde ekşi mayalı ekmek üretmeyi başardıklarını duyurdu.
İşte Microbiome dergisinde yayımlanarak bilim tarihine geçen bu sıradışı araştırmanın kan donduran ve heyecan uyandıran tüm detayları…
Ötzi’nin Kompleks Mikrobiyom Ekosistemi İlk Kez Çözüldü

3 Haziran tarihinde bilimsel literatüre giren çalışmayı yürüten mikrobiyolog Mohamed Sarhan ve enstitü direktörü Frank Maixner, Ötzi’nin üzerinde, içinde ve hayatta kaldığı buzul çevresinde yaşayan mikroorganizmaları ilk kez tüm hatlarıyla analiz etti.
Geçmiş yıllardaki çalışmalar sadece mumyanın ağız ve bağırsak Florasına odaklanırken; bu yeni araştırmada Ötzi’nin komple bütünsel mikrobiyal ekosistemi (bakteri, mantar ve mayalar) masaya yatırıldı. Bilim insanları, İtalya’nın Bolzano kentindeki Güney Tirol Arkeoloji Müzesi’nde -6 derece sıcaklık ve yüzde 99 nem oranına sahip özel koruma odasında saklanan Ötzi’nin üzerindeki buz tabakasını Nisan 2019’da kontrollü şekilde çözerek numuneler topladı. 5 saat süren bu hassas operasyonda elde edilen su, buz ve deri örnekleri gen dizileme teknolojisiyle tıkandı.
Dondurucu Soğukta Yaşayan Antik Mayalar Keşfedildi: “Glaciozyma”
Yapılan mikrobiyolojik testlerin ardından, Ötzi’nin binlerce yıllık yolculuğuna eşlik eden hem antik hem de depolama süreçlerinde dışarıdan bulaşan modern mikroorganizmalar tek tek ayrıştırıldı. Araştırmanın en patlayıcı bulgusu ise dondurucu dağ ortamından kaynaklanan ve sıfırın altındaki sıcaklıklarda dahi metabolik faaliyet gösterebilen dört farklı soğuğa dayanıklı maya türünün keşfi oldu.
Özellikle “Glaciozyma” adı verilen ekstrem koşul mayasının, mumyanın saklandığı müze odasındaki mevcut koşullarda bile gizliden gizliye çoğalmaya ve aktif kalmaya devam ettiği tespit edildi. Enstitü Direktörü Frank Maixner, “Bu mayalar binlerce yıllık dondurucu yolculuğu boyunca Ötzi’ye sadık bir biçimde eşlik etmiş görünüyor” sözleriyle keşfin büyüleyiciliğini özetledi.
Ekmekten Sonra Sıra Antik Birada: Gıda Sektöründe Enerji Devrimi Olabilir
Ötzi’nin vücudundan toplanan canlı organizmalarla pişirilen ekşi mayalı ekmeğin ardından bilim insanları durmaya niyetli değil. Araştırma ekibi, projenin bir sonraki fazında bu dondurucu Alp mayalarını kullanarak antik bira üretimi gerçekleştirmeyi hedefliyor.
Mikrobiyolog Mohamed Sarhan, düşük sıcaklıklarda fermente olabilen bu özel organizmaların endüstriyel gıda üretiminde bir devrim yaratabileceğini belirterek şu avantajlara dikkat çekti:
“Geleneksel endüstriyel mayalar yüksek oda sıcaklıklarına ihtiyaç duyar. Ancak Ötzi’den aldığımız bu mayalar buzdolabı koşullarında bile fermantasyonu (mayalanmayı) sürdürebiliyor. Bu durum gıda fabrikalarında devasa bir enerji tasarrufu sağlayabilir. Ayrıca soğuk zincir taşımacılığı esnasında bile fermente ürünlerin bozulmadan olgunlaşmaya devam etmesi gibi lojistik kolaylıkların önünü açabilir.”
Bilim İnsanları Temkinli: Mumyaya Bir Zararı Yok
Araştırma heyeti her ne kadar heyecan verici sonuçlar paylaşsa da, bağımsız uzmanlardan temkinli açıklamalar da geliyor. Stavanger Üniversitesi’nde görev yapan Türk paleogenetik uzmanı Damla Kaptan, mayaların gerçekten bin yıldır kesintisiz aktif olduğunu iddia edebilmek için daha fazla RNA kanıtına ihtiyaç duyulduğunu vurguladı. Kaptan, mayaların aslında binlerce yıl uykuda (spor formunda) kalmış olabileceğini ve sadece 2019’daki buzul çözme işlemi esnasında uyandırılarak aktifleşmiş olabileceğini hatırlattı.
Her iki senaryoda da sevindirici olan gelişme, bu antik mikrop ve mayaların 5.300 yaşındaki insanlık mirası Ötzi’nin vücut bütünlüğüne ve dokularına hiçbir biyolojik zarar vermediğinin kesinleşmiş olması. Arkeoloji dünyasının en büyük simgelerinden olan Ötzi, sadece insanlığın karanlık geçmişine ışık tutmakla kalmıyor, cebindeki biyolojik mirasla geleceğin mutfak teknolojisine de ilham vermeye devam ediyor.

