Siyaset artık yalnızca kürsülerde yapılan konuşmalarla yürümüyor. Kamera önünde kurulan her cümle, sosyal medyada dolaşıma giren her görüntü, kamuoyunda bir siyasi pozisyon inşa ediyor. Bu yeni düzende yalnız seçilmiş aktörler değil, onların çevresindeki figürler de doğrudan siyasal alanın parçası hâline geliyor.
Son yıllarda Türkiye’de dikkat çeken bir olgu var: Siyasilerin eşleri, artık yalnızca “destekleyen” konumunda değil. Açıklama yapıyorlar, mesaj veriyorlar, toplumsal olaylara dair pozisyon alıyorlar ve çoğu zaman bir parti sözcüsü gibi konuşuyorlar. Üstelik bunu herhangi bir seçilmiş sorumluluk taşımadan, fakat yüksek görünürlük avantajıyla yapabiliyorlar.
Bu durum klasik siyaset teorisinin dışında yeni bir güç alanı oluşturuyor: Seçilmemiş fakat etkili aktörler.
Özellikle Dilek İmamoğlu örneği bu dönüşümün en görünür yüzlerinden biri. Yaptığı açıklamalar, verdiği mesajlar ve kullandığı dil artık yalnızca bir belediye başkanının eşi refleksiyle okunmuyor. Kamuoyunda doğrudan siyasi pozisyon üreten bir figür olarak algılanıyor. Bu da ister istemez şu soruyu doğuruyor: Demokratik temsil yalnız sandıkla mı şekillenir, yoksa görünürlükle mi?
Burada kritik mesele şudur: Siyasal alanda söz söylemek meşrudur. Ancak siyasal güç üretmek, seçilmişlik sorumluluğu gerektirir. Kamera önünde yapılan her politik açıklama, topluma karşı hesap verebilirlik doğurur. Eğer bu hesap verme mekanizması yoksa, siyaset kişisel etki alanına dönüşür. Ve bu, kurumsal siyasetin zayıflaması demektir.
Dünyada da benzer örnekler var. Michelle Obama, Brigitte Macron, Hillary Clinton… Ancak bu figürlerin tamamı ya resmi programlar yürüttüler ya da doğrudan siyasi kariyere adım attılar. Yani görünürlükleri kurumsal zemine oturdu. Türkiye’de ise yeni gelişen model, görünür fakat kurumsal sorumluluğu belirsiz bir alan oluşturuyor.
Bu tablo iki risk barındırıyor:
Birincisi, siyasetin kişiselleşmesi.
İkincisi, seçilmiş temsilin gölgelenmesi.
Öte yandan toplumun bu figürlere ilgisi de boşuna değil. Yeni medya çağında insanlar yalnız politik projelere değil, hikâyelere, karakterlere ve duygusal bağ kurabilecekleri yüzlere yöneliyor. Bu da siyaset kurumunun artık yalnız rasyonel programlarla değil, sembollerle de yürüdüğünü gösteriyor.
Asıl mesele şu:
Türkiye siyasetinde görünürlük ile yetki arasındaki sınır nerede başlayıp nerede bitiyor?
Bu sınır netleşmediği sürece, seçilmiş aktörlerin yanında seçilmemiş ama etkili güç odakları oluşmaya devam edecek. Ve bu durum yalnız iktidar–muhalefet dengelerini değil, demokrasi kültürünün kendisini de yeniden tanımlayacak.
Yeni dönemin siyasetinde sandık hâlâ temel meşruiyet kaynağı.
Ama artık kameranın ışığı da ikinci bir güç merkezi.
Ve görünen o ki, siyaset sahnesi bundan sonra yalnız liderlerin değil, onların etrafındaki görünür halkaların da rekabet alanı olacak.
