Çocuk küfrediyor: okul suçlu.
Çocuk zorbalık yapıyor: okul suçlu.
Çocuk şiddete yöneliyor: okul suçlu.
Çocuk bağımlı hâle geliyor: yine okul suçlu.
Peki aile nerede?
Sosyal medya nerede?
Dijital kültür nerede?
Çocuğun saatlerce maruz kaldığı içerikler, rol modeller, aile içindeki iletişim biçimi, toplumun başarı ve güç anlayışı nerede?
Bugün Türkiye’de çok kolay bir alışkanlık geliştirdik:
Çocukla ilgili ne yanlış giderse faturayı öğretmene ve okula kesiyoruz.
Bu, gerçeği görmekten kaçmanın en konforlu yoludur.
Çünkü çocuk okula altı yaşında “sıfır kilometre” gelmiyor.
Daha okula başlamadan nasıl konuşacağını öğrenmiş oluyor.
Öfkenin nasıl ifade edildiğini görüyor.
Kadına nasıl davranıldığını gözlemliyor.
Büyüğe, küçüğe, kurala, emeğe ve otoriteye ilişkin ilk kodlarını ailede kazanıyor.
Sonra eline bir telefon veriyoruz.
Gerisini algoritmalar tamamlıyor.
Çocuk artık yalnızca anne babasını ve öğretmenini dinlemiyor.
Fenomenleri dinliyor.
Influencerları izliyor.
Şiddeti eğlence olarak tüketiyor.
Teşhiri özgürlük sanıyor.
Gösterişi başarı zannediyor.
Takipçi sayısını değer ölçüsü kabul ediyor.
Sonra bu çocuk okula geliyor.
Ve biz öğretmene dönüp diyoruz ki:
“Bu çocuğu düzelt.”
Bu kadar kolay mı?
Aile sınır koymayacak.
Çocuğun elinden telefon düşmeyecek.
Gece yarısına kadar ekran açık olacak.
Evde herkes birbirine bağıracak.
Toplum kaba davranışı güç göstergesi sayacak.
Sosyal medya ölçüsüzlüğü ödüllendirecek.
Ama okul birkaç saat içinde çocuğa sabır, saygı, sorumluluk, vicdan ve özdenetim kazandıracak.
Böyle bir eğitim anlayışı gerçekçi değildir.
Bu, eğitim sisteminden mucize beklemektir.
OKUL ELBETTE MASUM DEĞİL
Burada okulu aklamıyorum.
Tam tersine, okulun da ciddi bir sorumluluğu var.
Bugün birçok okul bilgi aktarıyor ama kişilik inşa edemiyor.
Sınava hazırlıyor ama hayata hazırlayamıyor.
Not veriyor ama davranış kazandıramıyor.
Başarı sıralaması yapıyor ama ahlaki gelişimi ölçemiyor.
Bir öğrenci matematikte çok başarılı olabilir.
Peki arkadaşını aşağılıyorsa?
Başkasının acısına gülüyorsa?
Sorumluluk almıyorsa?
Kendi çıkarı için yalan söylemeyi normal görüyorsa?
O öğrenci gerçekten “başarılı” mıdır?
Eğitim sistemi bu soruya cevap vermek zorunda.
Çünkü diploma, karakter belgesi değildir.
Yüksek puan da iyi insan olmanın garantisi değildir.
DEĞERLER EĞİTİMİ DERSLE OLMAZ
Bir başka kolaycılığımız da şu:
Toplumda değer kaybı mı var?
Hemen programa “değerler eğitimi” ekleyelim.
Haftada bir saat dürüstlük anlatalım.
Bir hafta saygıyı anlatalım.
Bir hafta merhameti anlatalım.
Sonra çocuk koridorda adaletsizliği görsün.
Evde şiddetli iletişime tanık olsun.
Sosyal medyada hakaret edenin daha fazla izlendiğini görsün.
Toplumda kural çiğneyenin çoğu zaman avantaj sağladığını fark etsin.
Ama biz yine de ona tahtadan “adalet” anlatalım.
Bu eğitim değil.
Bu, çocuğun zekâsıyla dalga geçmektir.
Çünkü çocuk söylenene değil, yaşanana bakar.
Değer anlatılmaz; model olunur.
Öğretmen adil olacak.
Yönetici tutarlı olacak.
Aile sınır koyacak.
Medya sorumlu davranacak.
Toplum yanlış davranışı alkışlamayacak.
Yoksa hiçbir ders kitabı çocuğa vicdan öğretemez.
ASIL KRİZ EĞİTİM KRİZİ DEĞİL, KÜLTÜR KRİZİDİR
Bugün yaşadığımız mesele yalnızca eğitim sisteminin sorunu değildir.
Daha büyük bir problemimiz var:
Kültürel çözülme.
Saygının yerini görünürlük aldı.
Emeğin yerini kısa yol aldı.
Bilginin yerini gösteri aldı.
Mahremiyetin yerini teşhir aldı.
Karakterin yerini imaj aldı.
Başarının ölçüsü “ne kadar iyi insan olduğun” değil, “ne kadar görünür olduğun” hâline geldi.
Çocuk da bunu görüyor.
Ve toplum neyi ödüllendiriyorsa ona yöneliyor.
Sonra okuldan başka bir insan yetiştirmesini istiyoruz.
Bu mümkün değil.
Çünkü okul toplumdan bağımsız bir ada değildir.
Okul, toplumun aynasıdır.
Toplum bozulurken okulun tertemiz kalmasını beklemek saflıktır.
ÖĞRETMENE SINIRSIZ SORUMLULUK, SINIRLI YETKİ
Bir başka çelişki de burada.
Öğretmenden her şeyi istiyoruz.
Akademik başarıyı yükseltsin.
Çocuğu motive etsin.
Zorbalığı önlesin.
Bağımlılığı fark etsin.
Aile sorunlarını yönetsin.
Psikolojik problemleri çözsün.
Değer kazandırsın.
Kariyer planlasın.
Sosyal beceri geliştirsin.
Ama öğretmenin otoritesi, itibarı ve hareket alanı her geçen gün daralsın.
Bu denklem sürdürülebilir değildir.
Bir meslek grubuna sınırsız sorumluluk verip sınırlı yetki tanırsanız, sonunda sistemi kilitlersiniz.
Sonra da dönüp:
“Öğretmenler neden başaramıyor?” diye sorarsınız.
Yanlış soru budur.
Doğru soru şudur:
Biz öğretmenden ne kadar gerçekçi bir görev bekliyoruz?
ÇOCUĞU TELEFONA TESLİM EDİP OKULDAN TERBİYE BEKLEMEYİN
Belki de en rahatsız edici cümleyi söylemenin zamanı geldi:
Bir çocuğun hayatında öğretmenin etkisi birkaç saat.
Telefonun etkisi ise günün tamamına yayılıyor.
Çocuk sosyal medyada neyi izliyorsa, kimi takip ediyorsa, neye güldürülüyorsa, neyin alkışlandığını görüyorsa karakteri oradan da biçimleniyor.
Bugün birçok aile, farkında olarak ya da olmayarak çocuk yetiştirme işini dijital platformlara devretmiş durumda.
Çocuğa zaman ayırmak yerine ekran veriyoruz.
Sonra ekranın yetiştirdiği çocuk hoşumuza gitmeyince okulu suçluyoruz.
Bu büyük bir çelişkidir.
Hatta daha açık söyleyelim:
Çocuğunuzu algoritmalara teslim edip öğretmenden mucize bekleyemezsiniz.
MESELE MÜFREDAT DEĞİL, EKOSİSTEMDİR
Her eğitim krizinde ilk refleksimiz aynı:
Müfredatı değiştirelim.
Ders ekleyelim.
Ders çıkaralım.
Sınav sistemini değiştirelim.
Kitabı yenileyelim.
Oysa sorun çok daha derinde.
Mesele yalnızca çocuğun ne okuduğu değil;
ne izlediği,
kimi örnek aldığı,
evde ne gördüğü,
toplumun neyi ödüllendirdiği,
hangi davranışın normal kabul edildiğidir.
Yani mesele müfredat değil;
ekosistemdir.
Aile değişmeden okul değişmez.
Medya dili değişmeden çocuk dili değişmez.
Toplumun başarı anlayışı değişmeden çocukların hedefleri değişmez.
Dijital kültür sorgulanmadan bağımlılık çözülmez.
Öğretmen güçlendirilmeden okul güçlenmez.
SON SÖZ
Toplumsal çürüme okulda başlamıyor.
Ama okulda görünür hâle geliyor.
Çünkü yüzlerce çocuk aynı binaya geldiğinde toplumun bütün çatlakları aynı koridorda buluşuyor.
Biz ise aynaya bakıp aynayı suçluyoruz.
Belki artık okula şu soruyu sormaktan vazgeçmeliyiz:
“Bu çocuk neden böyle oldu?”
Ve kendimize şu soruyu sormalıyız:
Bu çocuğu kimler yetiştirdi?
Cevabı yalnızca “okul” ise kendimizi kandırıyoruz.
Çünkü çocuğu bugün öğretmen kadar ekran da yetiştiriyor.
Aile kadar algoritma da yönlendiriyor.
Toplum kadar sosyal medya da şekillendiriyor.
Ve bu gidişatı değiştirmezsek gelecekte eğitim sistemini değil, çok daha büyük bir şeyi tartışıyor olacağız:
Nasıl bir toplum hâline geldiğimizi.
Behçet Karabulut
Eğitim ve Kariyer Planlama Uzmanı
