Biz Ankara gazetecilerinin meslek hayatları boyunca belki de en sık kurduğu cümledir; Ortadoğu’da tansiyon yeniden yükseliyor…
O tansiyon; Hazreti Musa önderliğindeki İsrailoğullarının Mısırdan çıkışlarından bu yana, yani binlerce yıldır zaten hiç düşmedi.
Kendilerine yerleşecek güvenli ve verimli bir alan arayan İsrailoğulları, ‘Kenan Ülkesi’ni, yani bugünkü Filistin topraklarını gözüne kestirdi.
Ve bölgenin yerel halkı ile çatışmaya başladı.
O çatışma yaklaşık 4 bin yıldır devam ediyor.
Şimdi filmi hızla ileri saralım ve 2026 yılına gelelim…
Ortadoğu’da tansiyon yine yüksek.
ABD, İran çevresine iki uçak gemisi saldırı grubu konuşlandırdı.
Güdümlü füze destroyerleri ve düzinelerce savaş uçağıyla donatılmış Amerikan uçak gemisi USS Abraham Lincoln’ün İran yakınlarında konuşlandığını zaten biliyoruz.
ABD’nin ayrıca dünyanın en büyük savaş gemisi olan USS Gerald R Ford’u Orta Doğu’ya gönderdiği duyuruldu.
Bu savaş makinası ve beraberindeki saldırı grubunun, önümüzdeki üç hafta içinde İran yakınlarına varması bekleniyor.
ABD’li üst düzey yetkililer, CBS’e, bölgeye konuşlanma emri alan tüm Amerikan güçlerinin Mart ortasına kadar yerlerini alacağını açıkladı.
Şimdi, tüm bu gelişmelere alt alta koyalım.
İki devasa saldırı grubu, onlara eşlik eden savaş uçakları, füze sistemleri, lojistik unsurlar ve binlerce personel…
Bu bana göre bir “gözdağı”ndan çok daha fazlası.
Bu ölçekte bir askeri yığınak, yüz milyonlarca dolarlık bir operasyon demek.
Uçak gemilerinin günlük maliyeti, yakıt giderleri, mühimmat sevkiyatı, hava operasyonları, bakım ve personel masrafları…
Bunlar birkaç gün sürecek sembolik manevralar için haddinden fazla çaba demek…
Washington böyle bir faturayı sadece mesaj vermek için ödemez.
ABD, tarihsel refleksleri itibarıyla büyük askeri angajmanlardan “karşılık” almadan çekilen bir aktör değil.
Irak’ta, Afganistan’da, Körfez’de, hatta son olarak Venezuela’da…
ABD’nin her müdahalesinin arkasında mutlaka stratejik, ekonomik ya da jeopolitik bir hesap var.
Peki bu kez hedef ne?
İran sadece bölgesel bir askeri güç değil.
Aynı zamanda enerji kaynakları, madenleri ve değerli rezervleriyle dikkat çeken bir ülke.
Dünyanın en büyük altın rezervine sahip ülkelerinden biri olduğu sık sık dile getiriliyor.
Yer altı zenginlikleri, yaptırımlar nedeniyle uzun süredir küresel sistemin dışında.
Şimdi şu soruyu sormak sizce abartılı mı: ABD’nin hedefi acaba İran’ın altınları ve değerli madenleri olabilir mi?
Bu soru elbette doğrudan bir işgal senaryosu anlamına gelmeyebilir.
Ancak ekonomik baskı, rejim zayıflatma, içeriden dönüşüm, varlıkların uluslararası finans sistemine ABD üzerinden entegrasyonu gibi yollar da bir “kontrol” biçimidir.
Öte yandan tabii ki Washington’un hesabı tek boyutlu değil.
ABD, bir taşla birkaç kuş vurmayı hedefliyor.
Bu hedefleri basitçe şöyle sıralayabiliriz:
Birincisi; Ortadoğu’da İsrail’e yönelik en büyük stratejik tehdidi zayıflatmak.
İkincisi; İran’ın altın ve değerli maden potansiyelini küresel denklemde ABD eliyle yeniden konumlandırmak.
Üçüncüsü; bölge ülkelerine ve tüm dünyaya “Amerikan askeri gücü hala belirleyici bir güç” mesajını net biçimde vermek…
Bu sadece İran’a değil; Moskova’ya, Pekin’e ve hatta Avrupa’ya da gönderilmiş bir mesaj.
Bu saatten sonra sorulması gereken asıl soru şu: Bu kadar büyük bir askeri yatırımın sonunda ABD nasıl bir kazanım hedefliyor?
Rejim değişikliği mi?
Müzakere masasında ağır tavizler mi?
Ekonomik sistemin yeniden dizaynı mı?
Yoksa hepsi birden mi?
Ben son şıkkı seçiyorum.
Büyük devletler, maliyet hesabı yapmadan hamle yapmaz.
ABD bu bölgeye sadece gemi göndermedi.
Bir hesap defteri açtı.
O defter kapanmadan da kolay kolay geri dönmez.
