Bir süredir kamuoyunda dolaşan bir ifade var: suça sürüklenen çocuklar.
Her duyduğumda aynı yerde duraksıyorum. Çünkü bu cümle suçu tarif ediyor gibi görünse de sorumluluğu belirsizleştiriyor. Çocuğu suça kim sürüklüyor sorusu cevapsız kalıyor.
Oysa gerçek daha çıplak.
Hiçbir çocuk suça tek başına yürümez. Önce korunmadığı bir alan olur. Sonra görülmediği bir hayat. Ardından sınır çizilmeyen bir özgürlük yanılsaması. En sonunda da cezasızlığın verdiği cesaret.
Toplum olarak en büyük kırılmayı burada yaşadık.
Suçun dilini yumuşattıkça, suçun kendisi büyüdü.
Eskiden bir mahallenin sessiz denetimi vardı. Bir çocuk yanlış yaptığında önce komşu fark ederdi, sonra aile duyardı. Şimdi herkes kendi hayatına kapanmış durumda. Aileler geçim yükü altında eziliyor, okullar karakter inşasından çok sınav başarısına odaklanıyor, dijital dünya ise şiddeti sıradanlaştıran dev bir sahne gibi çalışıyor.
Bir çocuk her gün güç gösterisinin alkışlandığını izliyorsa merhameti değil, üstün gelmeyi öğrenir. Vicdan anlatılarak değil, yaşatılarak gelişir. Örnek yoksa boşluk vardır.
Boşluğu da suç doldurur.
Adalet sistemindeki aşınma bu tablonun en kritik kırılma noktası. Süreçlerin uzaması, cezaların caydırıcılıktan uzak algılanması ve kamuoyunda oluşan “nasıl olsa bir şey olmaz” düşüncesi genç zihinlerde sınır duygusunu zayıflatıyor.
Çünkü genç akıl sonucu değil, ihtimali hesaplar.
Yakalanma ihtimali düşerse, suç ihtimali yükselir.
Bugün şiddet eylemlerine karışan çocukların hikâyelerine baktığımızda ortak bir zemin görüyoruz: denetimsizlik, değersizlik hissi, aidiyet eksikliği ve cezasızlık algısı.
Ve bütün bu başlıklar soyut bir tartışma değil.
Bir mezarın başında somutlaşıyor.
Minguzzi’nin ölümünün üzerinden bir yıl geçti.
Takvim yaprakları değişti ama o olayın bıraktığı sarsıntı hâlâ ilk günkü gibi taze. Çünkü orada yalnızca bir genç hayatını kaybetmedi; toplumun adalete olan inancı da ağır yara aldı.
Olay anına ilişkin görüntüler son derece netti. Şiddetin nasıl gerçekleştiği, kimlerin dahil olduğu tartışmaya yer bırakmayacak açıklıktaydı. Buna rağmen davanın uzaması, duruşmaların ertelenmesi ve sürecin ağır işlemesi kamu vicdanında derin bir kırılma yarattı.
İnsanlar şu soruyu sormaya başladı:
Delil bu kadar açıksa, adalet neden bu kadar gecikiyor?
Adaletin yalnızca var olması yetmez. Zamanında işlemesi gerekir. Geciken her karar, özellikle genç kuşakların zihninde tehlikeli bir mesaj üretir: Cezanın kesinliğinden çok ertelenebilir olduğu düşüncesi yerleşir.
İşte en büyük risk tam burada başlar.
Çünkü bir toplumda suçtan korku azalırsa, suçun eşiği de düşer.
Ve o eşik düştüğünde, kaybedilen yalnızca bugünün çocukları olmaz; yarının toplumu olur.
Bugün “suça sürüklenen çocuklar” diyerek kurduğumuz her cümle, gerçeğin etrafından dolaşıyor. Çünkü ortada sürüklenen çocuklardan önce, sorumluluktan kaçan büyük bir boşluk var.
Ailede, eğitimde, medyada, adalette…
Tarih bize şunu defalarca gösterdi:
Boşluk asla boş kalmaz.
Ya değerlerle dolar, ya suçla.
Biz uzun süredir ilkini ihmal ediyoruz.
İkincisi ise bu ihmali fırsata çeviriyor.
Ve her geciken adalet kararında,
her ertelenen duruşmada,
her cezasızlık algısında…
O boşluk biraz daha büyüyor.
