Geçen yıl okul bahçelerinde bir şarkı yükseliyordu.
Çocuklar hep bir ağızdan eşlik ediyor, öğretmenler gülümsüyor, veliler o anları sosyal medyada paylaşıyordu. Popüler kültürün enerjisi masum bir neşeye dönüşmüş gibiydi. O şarkının sahibi de belliydi: Sefo. Kimse “okulda neden bu çalıyor?” diye sormadı. Sormayı gereksiz buldu.
Bu yıl başka bir ses yükseldi.
Bir ilahi.
Bazı okullarda zil sesi yapıldı, bazı bahçelerde topluca çalındı. Ve bir anda memleket ikiye bölündü. Sosyal medyada hararetli tartışmalar, ekranlarda sert yorumlar, “laiklik elden gidiyor” diyenler, “değerlerimize tahammül yok” diye karşı çıkanlar…
Aynı mekân. Aynı çocuklar. Aynı bahçe.
Farklı olan sadece içerik.
Peki mesele gerçekten müzik mi?
Toplumun seküler kesiminde uzun süredir bir hassasiyet var. Kamusal alanın dini referanslarla görünür hâle gelmesi, devlet eliyle teşvik ediliyor hissi yaratıyor. Bu refleksin kökeni tarihsel. Laikliğin yalnızca hukuki değil, kültürel bir güvence olduğuna inanılıyor. Dolayısıyla okul gibi kamusal ve zorunlu bir alanda dini içerik duyulduğunda alarm devreye giriyor.
Ama burada bir çelişki var.
Popüler kültür söz konusu olduğunda “çocuklar eğleniyor” diyerek geçilen şey, dini içerik olduğunda ideolojik bir tartışmaya dönüşüyor. Sanki biri nötr, diğeri politikmiş gibi.
Oysa kamusal alan gerçekten nötr müdür?
Yoksa her tercih zaten kültürel bir yönelim midir?
Burada sekülerliğin bazı tonları savunma refleksiyle hareket ediyor. Din görünür olmasın istiyor. Görünürlüğü tehdit gibi algılıyor. Bu da zamanla tahammülsüzlüğe dönüşüyor. Sekülerlik bir özgürlük alanı olmaktan çıkıp bir sınır çizme aracına evriliyor.
Fakat mesele bununla da bitmiyor.
İtiraz eden bir veli ya da yurttaş hakkında gözaltı kararı verilmesi ise bambaşka bir problem. Çünkü hangi tarafta durursak duralım, fikir beyanının kriminalize edilmesi başka bir eşik demektir.
Bir ilahinin okulda çalınmasını eleştirmek suç değil.
Aynı şekilde bir pop şarkısına itiraz etmek de suç değil.
Demokratik toplum tam da bu itiraz hakkıyla yaşar.
Eğer kamusal bir uygulamayı eleştirmek gözaltıyla karşılık buluyorsa, tartışma müzikten çıkar, ifade özgürlüğüne gelir. Ve orada kimlikler değil ilkeler konuşulmalıdır.
Bugün yaşanan gerilim aslında şunu gösteriyor:
Türkiye’de kültürel tercihler hızla siyasal sembole dönüşüyor.
Bir zil sesi bile taraf belirliyor.
Bir melodi bile kimlik taşıyor.
Bu kadar kırılgan bir zeminde her karar ideolojik okunur. Her itiraz politik sayılır. Her savunma kampanyaya dönüşür.
Oysa okul bahçesi ideolojik bir savaş alanı değil, çocukların alanı olmalı.
Ne pop kültür üzerinden seküler propaganda,
ne de dini referans üzerinden kültürel dayatma.
Kamusal alanın gerçek gücü çoğulculuktan gelir. Çoğulculuk ise tek tip sesle değil, farklı seslerin bir arada var olabilmesiyle mümkündür.
Asıl soru şu:
Biz çocukların neşesini mi tartışıyoruz,
yoksa kendi kimlik kaygılarımızı mı?
Ve daha önemlisi:
Bir toplumda bir zil sesi yüzünden gözaltı konuşuluyorsa,
esas problem gerçekten müzik midir?
