Ortadoğu bir kez daha diken üstünde.
ABD ile İran arasındaki gerilim, sadece iki ülkeyi değil; coğrafyanın tamamını, dolayısıyla Türkiye’yi de yakından ilgilendiriyor.
Çünkü bu topraklarda hiçbir savaş “uzakta” yaşanmaz.
Ateş düştüğü yeri değil, herkesi yakar.
Önce net olalım:
Biz Türkler, ne ABD-İran savaşını isteriz ne de bölgede yeni bir kan ve kaos dalgasını. Diplomasi varken silahların konuşmasını savunmak, aklı ve vicdanı askıya almak demektir. Türkiye’nin tarihsel refleksi de budur: Krizlerin ortasında denge, savaşın eşiğinde sağduyu.
Ancak bir başka gerçeği de göz ardı edemeyiz.
İran, her ne kadar komşumuz olsa da, bizim için her zaman “dost” bir ülke olmamıştır.
Coğrafi yakınlık, otomatik olarak siyasi güven anlamına gelmez.
Hele hele söz konusu olan, ideolojisini sınırlarının ötesine ihraç etmeyi devlet politikası haline getirmiş bir rejimse…
Türkiye’nin hafızasında İran dosyası tertemiz değildir.
Bugün bazı çevreler, “komşuluk”, “ümmet”, “anti-emperyalizm” söylemleriyle bu gerçeği perdelemeye çalışsa da tarih inatçıdır; unutmaz.
Hadi gelin hep birlikte 90’lı yıllara bir dönelim ve arşivleri biraz karıştıralım.
Türkiye, bir yandan PKK terörüyle mücadele ederken, diğer yandan laik Cumhuriyet’in temel değerlerini savunan aydınlarını birer birer toprağa verdi.
Uğur Mumcu… Bahriye Üçok… Muammer Aksoy…
Bu isimler sadece birer kurban değil, aynı zamanda bir dönemin karanlık yüzünün simgeleridir.
Uğur Mumcu, Ankara’nın göbeğinde arabasına konulan bombayla katledildi.
Araştırmacı gazeteciliğiyle silah kaçakçılığından tarikat-siyaset ilişkilerine, İran bağlantılı yapılardan derin örgütlenmelere kadar birçok karanlık dosyaya ışık tutmuştu.

Ölümünden sonra geride kalan notları ve bulgular, tesadüflerle açıklanamayacak kadar “rahatsız ediciydi”
Bahriye Üçok; ilahiyatçı kimliğiyle dinin siyasallaştırılmasına karşı olan bir aydındı.

Muammer Aksoy; hukuk devleti ve laiklik mücadelesinin sembol isimlerinden biriydi.

Üçü de susturuldu.
Üçü de hedef seçildi.
Ve evet, o dönemde İran kaynaklı örgütlenmeler, Türkiye’deki bu cinayetlerin karanlık arka planında sıkça anıldı.
Bu gerçekleri hatırlatmak, İran düşmanlığı değildir.
Bu, devlet hafızasıdır.
Bu, “iyi komşuluk” ile “saflık” arasındaki çizgiyi ayırt etme çabasıdır.
Bugün İran rejimi, ABD ile yaşadığı her gerilimde “mağdur”, “direnişçi” ve “anti-emperyalist” bir dil kuruyor.
Oysa aynı İran, Suriye’de milyonlarca insanın yerinden edilmesinde aktif rol aldı.
Aynı İran, mezhep eksenli politikalarıyla bölgeyi fay hatlarına ayırdı.
Aynı İran, Türkiye’de geçmişte kanlı izler bırakan yapılarla bağ kurmaktan hiç çekinmedi.
Dolayısıyla Türkiye’nin duruşu net olmalıdır:
Ne ABD’nin bölgeyi ateşe atan hoyrat politikalarının yanında, ne de İran’ın masumiyet maskesi takan yayılmacı siyasetinin arkasında durmalıdır…
Biz savaş istemiyoruz.
Ama hafızamızı da bir takım hoş sözlere, hamasete, ‘sözde!’ iyi komşuluğa feda etmiyoruz.
Diplomasi isterken, temkinliyiz.
Barış derken, uyanığız.
Komşuluk derken, geçmişin hesabını kapatmadan gelecekle ilgili romantik cümleler kurmuyoruz.
Çünkü bu ülke, aydınlarını unutarak yol alamaz.
Çünkü Uğur Mumcu’nun sorusu hâlâ masada duruyor:
“Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olanlar, kimin işine yarıyor?”
İşte tam da bu yüzden, Türkiye ne ABD-İran geriliminde taraf olmalı, ne de kendisine geçmişte düşmanlık edenleri “dost” ilan etmelidir.
Devlet aklı tam olarak bunu gerektirir.
