Ana Sayfa Arama Yazarlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri
WhatsApp
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir

“Sınırda Provokasyon, Masada Türkiye Gerçeği”

Bu haberin fotoğrafı yok

Türkiye son günlerde sadece haber üretmiyor; aynı zamanda bir irade ortaya koyuyor. Sınırda yaşanan bir provokasyon, masada konuşulan bir ateşkes ve Gazze’den gelen her görüntü, aslında aynı soruyu önümüze koyuyor:
Devlet ne söylüyor, millet ne anlıyor?

Nusaybin–Kamışlı hattında Türk bayrağını hedef alan provokasyonun ardından verilen ilk tepkiler, meseleyi doğru okumamız gerektiğini gösterdi. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın uzun süredir altını çizdiği bir ilke var: “Terörle mücadele bir güvenlik meselesi olduğu kadar bir sabır ve kararlılık meselesidir.”
Bu yaklaşım, son olayda da kendini gösterdi. Ne bir öfke dili kuruldu ne de sessiz kalındı. Devlet, semboller üzerinden verilen mesajın farkında olduğunu ama bu oyuna gelmeyeceğini net biçimde ortaya koydu.

Bir gazeteci olarak şunu söylemek gerekir:
Bayrağa uzanan el, çoğu zaman sahada kaybedenin son hamlesidir. Çünkü silahla sonuç alamayanlar, psikolojiyle denemeye başlar. İçişleri ve Milli Savunma kanadından gelen açıklamaların ortak noktası da buydu: Bu girişimler ne ilk ne de son olacak; ama hiçbiri karşılıksız kalmayacak. Hukuk işleyecek, güvenlik zafiyeti oluşmayacak, toplum da bu tuzağa çekilmeyecek.

Tam bu atmosferde Suriye’de ilan edilen 4 günlük ateşkes, ister istemez Türkiye’nin bölgedeki ağırlığını yeniden gündeme taşıdı. Dışişleri ve savunma çevrelerinin son aylarda vurguladığı bir gerçek var: Türkiye artık sadece sınırlarını koruyan değil, bölgesel dengeyi kuran bir aktör. Ateşkesin kendisi kadar, ateşkesi mümkün kılan şartlar önemli.
Bu şartların başında da Türkiye’nin sahadaki kararlılığı geliyor.

Ancak burada romantik bir okuma yapmak hata olur. Ateşkes, barış değildir. Bu gerçeği Ankara da saklamıyor. Bakanların açıklamalarında sıkça geçen “kalıcı çözüm”, “toprak bütünlüğü” ve “terör unsurlarının tasfiyesi” vurguları, sürecin ne kadar dikkatle yürütüldüğünü gösteriyor. Gazeteci gözüyle bakıldığında mesaj net: Türkiye, Suriye’de silahların susmasına değil, tehdidin ortadan kalkmasına odaklanıyor.

Gazze meselesi ise bu tablonun vicdan tarafı. Cumhurbaşkanı’nın her fırsatta dile getirdiği “Gazze’de insanlık sınavı” ifadesi, sadece diplomatik bir cümle değil. Sahadan gelen görüntülerle birleştiğinde, bu sözlerin ağırlığı daha da artıyor.
Barış Kurulu, ateşkes planları, uluslararası konferanslar… Hepsi konuşuluyor. Ama sahada hâlâ yerinden edilen insanlar, kesintiye uğrayan yardımlar ve güvensizlik var.

Dışişleri ve ilgili bakanlıkların Gazze’ye ilişkin tutumu, klasik diplomatik kalıpların ötesinde. Türkiye, barışı sadece siyasi bir sonuç değil, insani bir süreç olarak tanımlıyor. Bu yüzden de masa başında yazılan her planı, sahadaki gerçeklikle test ediyor. Bir gazeteci için bu yaklaşımın adı şudur: tutarlılık.

Bugün Nusaybin’deki provokasyon, Suriye’deki ateşkes ve Gazze’deki belirsizlik aynı anda okunmalı. Çünkü hepsi Türkiye’nin nasıl bir devlet refleksi geliştirdiğini gösteriyor.
Bu refleks ne sertlikten besleniyor ne de edilgenlikten. Bu refleks; tecrübeden, sabırdan ve devlet aklından besleniyor.

Son söz şudur:
Devlet konuştuğunda herkes duyar.
Ama gazeteci dinlediğinde, milletin ne hissettiğini de yazar.

Ve bugün Türkiye’de hissedilen şey şudur:
Bu ülke provokasyonlarla yönünü kaybetmez.
Ateşkeslerle umutlanır ama rehavete kapılmaz.
Barışı ister ama onurundan vazgeçmez.

Bu, sadece bir siyasi duruş değil; bir devlet hafızasıdır.